Faruk Nafiz Çamlıbel – BAYRAK ALTINDA

türk bayrağı

Bu gün genç, ihtiyar, kadın, kız, kızan,
Uzanıp yatsak da çardak altında,
Boruyu çalınca yarın borazan,
Hemen toplanırız bayrak altında.

Bizi hiç tasalı görmez bu yerler;
Yiğitler, ölürken bile gülerler,
Yeter ki yaşayan er oğlu erler,
Bizi çiğnetmesin ayak altında.

Kalbimiz çırpınır yurdu andıkça,
Gözlerde zaferin nuru yandıkça;
Üstünde bu bayrak dalgalandıkça,
Gönlümüz rahattır toprak altında.

ORHAN SEYFİ ORHON – GÖNLÜM

Benim gönlüm bir kelebek
Dolaşıyor çiçek çiçek.
Tükenecek ömrü böyle
Çırpınarak, titreyerek

Ne şerefli bir adı var,
Ne bir büyük maksadı var.
Her gün biraz zedelenen
İki ipek kanadı var!

Sabırlıdır, gözü toktur,
Zavallının derdi çoktur.
Yorulunca konacağı
Bir yuvası bile yoktur.

Her şey ona karşı durur:
Güneş yakar, kış dondurur.
Bazı tutar kanadından
Bir fırtına yere vurur.

Benim gönlüm bir kelebek
Dolaşıyor titreyerek.
Zavallının bir baharlık
Ömrü böyle tükenecek!

Yavuz İmre – Yarım

005

yarın’dan tutmuşum seni
bazen gözden, bazen inceden
en sevdiğim gönlünden
sıkı sıkı tutmuşum

tam iken gözgöze
o kaçan yüzünde
seyredip tutmuşum seni

ellerim seninle dolu
ben kadar yakınsın
uzak yok, yol var
en sevdiğim seni
yarın’dan tutmuşum

Ziya Gökalp

ziya gökalp2

Hep ikidir teşrii, kaza, mahkeme, ilam;
Devlet dine kanun yapar, din ise devlete.
Sarıklılar memur olur, fesliler imam;
Devlet benzer meşihate, din hükümete.

Bir devlet ile bir meşihat anlaşır ama!
Bir ülkede iki devlet mukarrin (geçerli) olmaz.
Bir vicdanda ilim ile din kaynaşır ama,
İki ilim, iki hukuk, iki din olmaz.

Akın OK

027 (2)

Şimdi;
Saat kıyısına çıkmayan bir çocuk gibi
Gözlerine bakamadığı dünyaya
Sözler yazıp güller bıraksa
Kurtulacak bir aşk masalı varsa
Kutsandığı toprağı bırakmasın
Biliyorum acıların katran yakasına akan elini
Sessizliğimi bıçak sırtı yapan
Gövdemdeki merhametin cesareti
Yoksa, şu zalim dünyadan
Ne bekleyeyim!
Madem yazgılar çivisiz mendilse
Ömrümüzün özlemi
Aşkın ölümüne kavuşsun
Tıpkı Munzurdağlarına çıkan
Hasret ceylanıyla….

HÜSEYİN HAYDAR – DOĞU TABLETLERİ – Yirmi Sekizinci Tablet – Fedai

hüseyin haydar5

Dalından düşen nar gibi değil
Savrulup dağılan akça kar gibi değil
Korkunun dolunay olduğu gecede,
Sönmüş ocağa çakmak gibi çakar.
Doğduğu gün ölen kimdir, öldüğü gün doğar,
Kimdir dağılan kardeşleri avucunda toplayan?
Aşıyor şimdi kendini kendi hükmüyle.
Çıplağım: Gömleğim, kefenim yok!
Göbekbağım da yoktu, ciğerlerim kurt ciğeri.
Ben o taşın içine girerim kılınç gibi,
Ben o ateşe dalarım çölde mecnun gibi.
Kopacak tufan için gönderildim: Adım fedai.
Canevinden cansızlara canveren kimdir,
Damarda durmayan kan gibi akar?
Kimdir, kale taşlarına vurur omuzbaşları:
Akşamları kireç yer, sabahları zindanı içer?
Adım Namık, adım Kemal, adım Ömer, adım Naci.
Yolunu yitirmiş mermi çekirdeği değil
Ben atılan kargıyım, beş bin yıllık yargı böyle:
Nefes alan bir granit, sinirleri olan bir ırmak,
Çıkar Balkan’a Kafkas’a, dökülür Kerküğe Tiflis’e.
Ey tigin külsün, ey yiğit daimsin,
Ay ile Yıldızın oğlu bilge, sen fedaimsin…
Adım Yakup, adım Cemil, adım Suphi, adım Deniz.
Aynı gönüllü atılır koyar başını araya,
Gök aydınlanır o an, aydınlanıp kalır ya
Bilinir: Sundu yine kendini bir fedai dünyaya.

Turgut Uyar

turgut uyar1

Ey kahraman deniz, ne zaman düşünsem karşımdasın
ölçüsüz yalvaçlığınla!
Ey en tatlı sevişlisi yaşamış kadınların!..
Büyük karanlık çöküyor ve hâlâ eksiklerim var benim.
Bu uçurumsuz ve deneysiz gidip gelmelerde.
“bacağıma bıçak sokuyorum. Etimin ağır ağır
düzelmesini, yenilenmesini, onun o gizli ve
kutsal savaşını hazla izliyorum. Sonra bir daha.”
Yabancı bir canın yaşarlığı hep köşebaşlarında,
doğumum, durmadan doğumum başlıyor benim…

Ey bilene bilene tükenen bıçak!..
Bir şeyler yap,
Eskimeden gökyüzünün kutlu maviliği….

SAİT FAİK – KARLI HAVA

006 (2)

Sana dostluğumu içimden söküp
Bahçene dikmeliyim.
Meyvalar bol meyvalar,
Yaz akşamları terleyen sürahilerdeki sular.
Burada; içimin sökülmüş, kurt üşüşmüş fidanlığında
Düşmanlıklarımın, hasetlerimin ve namussuzluğun
Sarışın, acı yeşil ağaçlarında
Zehir gibi bir kış akşamı
Poyrazdan masun bir kulübe göreceksin
Azizim sen, uzun bir yolculuğa çıkmışsın
Tipi birdenbire bastırmış
uzaklardan mavi fenerli bir araba geçmiş
Yakınlarda at kişnemiş
Bir süvari; şarkısını birdenbire kesip
Yıldırım gibi uzaklaşmış
Ova; alabildiğine uzak, göz alabildiğine düzlük.
Seninkisi
Senin içinden koparmadığın-
Yeniden biten, çocuk dişleri misali
Dostluğun;
Bana şimdi gelirse
Böyle bir karlı havada gelecektir.
Fakat sen emin ol:
İçinden kalorifer yanan bir Avrupa otelide
Banyolu, yatağı kuştüyü yastıklı bir oda bulacaksın.