Ziya Gökalp

ziya gökalp2

Hep ikidir teşrii, kaza, mahkeme, ilam;
Devlet dine kanun yapar, din ise devlete.
Sarıklılar memur olur, fesliler imam;
Devlet benzer meşihate, din hükümete.

Bir devlet ile bir meşihat anlaşır ama!
Bir ülkede iki devlet mukarrin (geçerli) olmaz.
Bir vicdanda ilim ile din kaynaşır ama,
İki ilim, iki hukuk, iki din olmaz.

Akın OK

027 (2)

Şimdi;
Saat kıyısına çıkmayan bir çocuk gibi
Gözlerine bakamadığı dünyaya
Sözler yazıp güller bıraksa
Kurtulacak bir aşk masalı varsa
Kutsandığı toprağı bırakmasın
Biliyorum acıların katran yakasına akan elini
Sessizliğimi bıçak sırtı yapan
Gövdemdeki merhametin cesareti
Yoksa, şu zalim dünyadan
Ne bekleyeyim!
Madem yazgılar çivisiz mendilse
Ömrümüzün özlemi
Aşkın ölümüne kavuşsun
Tıpkı Munzurdağlarına çıkan
Hasret ceylanıyla….

HÜSEYİN HAYDAR – DOĞU TABLETLERİ – Yirmi Sekizinci Tablet – Fedai

hüseyin haydar5

Dalından düşen nar gibi değil
Savrulup dağılan akça kar gibi değil
Korkunun dolunay olduğu gecede,
Sönmüş ocağa çakmak gibi çakar.
Doğduğu gün ölen kimdir, öldüğü gün doğar,
Kimdir dağılan kardeşleri avucunda toplayan?
Aşıyor şimdi kendini kendi hükmüyle.
Çıplağım: Gömleğim, kefenim yok!
Göbekbağım da yoktu, ciğerlerim kurt ciğeri.
Ben o taşın içine girerim kılınç gibi,
Ben o ateşe dalarım çölde mecnun gibi.
Kopacak tufan için gönderildim: Adım fedai.
Canevinden cansızlara canveren kimdir,
Damarda durmayan kan gibi akar?
Kimdir, kale taşlarına vurur omuzbaşları:
Akşamları kireç yer, sabahları zindanı içer?
Adım Namık, adım Kemal, adım Ömer, adım Naci.
Yolunu yitirmiş mermi çekirdeği değil
Ben atılan kargıyım, beş bin yıllık yargı böyle:
Nefes alan bir granit, sinirleri olan bir ırmak,
Çıkar Balkan’a Kafkas’a, dökülür Kerküğe Tiflis’e.
Ey tigin külsün, ey yiğit daimsin,
Ay ile Yıldızın oğlu bilge, sen fedaimsin…
Adım Yakup, adım Cemil, adım Suphi, adım Deniz.
Aynı gönüllü atılır koyar başını araya,
Gök aydınlanır o an, aydınlanıp kalır ya
Bilinir: Sundu yine kendini bir fedai dünyaya.

Turgut Uyar

turgut uyar1

Ey kahraman deniz, ne zaman düşünsem karşımdasın
ölçüsüz yalvaçlığınla!
Ey en tatlı sevişlisi yaşamış kadınların!..
Büyük karanlık çöküyor ve hâlâ eksiklerim var benim.
Bu uçurumsuz ve deneysiz gidip gelmelerde.
“bacağıma bıçak sokuyorum. Etimin ağır ağır
düzelmesini, yenilenmesini, onun o gizli ve
kutsal savaşını hazla izliyorum. Sonra bir daha.”
Yabancı bir canın yaşarlığı hep köşebaşlarında,
doğumum, durmadan doğumum başlıyor benim…

Ey bilene bilene tükenen bıçak!..
Bir şeyler yap,
Eskimeden gökyüzünün kutlu maviliği….

SAİT FAİK – KARLI HAVA

006 (2)

Sana dostluğumu içimden söküp
Bahçene dikmeliyim.
Meyvalar bol meyvalar,
Yaz akşamları terleyen sürahilerdeki sular.
Burada; içimin sökülmüş, kurt üşüşmüş fidanlığında
Düşmanlıklarımın, hasetlerimin ve namussuzluğun
Sarışın, acı yeşil ağaçlarında
Zehir gibi bir kış akşamı
Poyrazdan masun bir kulübe göreceksin
Azizim sen, uzun bir yolculuğa çıkmışsın
Tipi birdenbire bastırmış
uzaklardan mavi fenerli bir araba geçmiş
Yakınlarda at kişnemiş
Bir süvari; şarkısını birdenbire kesip
Yıldırım gibi uzaklaşmış
Ova; alabildiğine uzak, göz alabildiğine düzlük.
Seninkisi
Senin içinden koparmadığın-
Yeniden biten, çocuk dişleri misali
Dostluğun;
Bana şimdi gelirse
Böyle bir karlı havada gelecektir.
Fakat sen emin ol:
İçinden kalorifer yanan bir Avrupa otelide
Banyolu, yatağı kuştüyü yastıklı bir oda bulacaksın.

İsmet Arslan – Erteledik

125

Taşa, toprağa, betona daldık
Yaşamı erteledik
Sulara perçin vurduk
Denizler düzenledik
Gökyüzüne binalar saldık
İşin içine daldık da daldık
Yaşamı erteledik
Masalı, romanı, şiiri erteledik
Çok kere öldük dirildik
Geleceği, geçmişle harmanladık
Sanki yaşadık

Mustafa Berçin – Başak Sarımsın

003 (3)

Diyorsun ki “senin için ben neyim”?
Benim için sen; namusum, arımsın.
Gündöndüler gibi güneşe dönen
Mümbit toprağımsın, başak sarımsın.

çeyrek asır sevgi ile hanesi
Dolar ise; kalır mı bahanesi
Kutalmış’ım, Dilara’mın annesi
Ahir-i ömrümde güzel karımsın.

Hani derler ya hep kalbin niye tek
Dengini bulursa olur bir yürek
Nikahıma girdin kocam diyerek
Beni tamamlayan öbür yarımsın.

Ezelden ebede Hükm-i İlahi
Yazılmış alnıma silmem billahi
Arada bir üzsem bile vallahi
Sen gönlüme sultan ah-u zarımsın.

Evimin neşesi külekte yağım
Sen varsın ya ondan tüter ocağım
Dört mevsim yeşeren meyveli bağım
Salkım salkım üzüm taze narımsın.

Mustafa öfkeni dindirmen lazım
Yelkenleri biraz indirmen lazım
Sarı kızı artık güldürmen lazım
Feryadım, figanım, intizarımsın.

Çanakkale 08/10/2012

Ziya Osman Saba – Nefes Almak

f036

Nefes almak, içten içe, derin derin,
Taze, ılık, serin,
Duymak havayı bağrında.

Nefes almak, her sabah uyanık.
Ağaran güne penceren açık.
Bir ağaç gölgesinde, bir su kenarında.

Üstünde gökyüzü, ufuklara karşı.
Senin her yer: Caddeler, meydan, çarşı…
Kardeşim, nefes alıyorsun ya!

Koklar gibi maviliği, rüzgârı öper gibi,
Ananın südünü emer gibi,
Kana kana, doya doya…

Nefes almak, kolunda bir sevgili,
Kırlarda, bütün bir pazar tatili.
Bahar, yaz, kış.

Nefes almak, akşam, iş bitince,
Çoluk çocuğunla artık bütün gece,
Nefesin nefeslere karışmış.

Yatakta rahat, unutmuş, uykulu,
Yanında karına uzatıp bir kolu,
Nefes almak.

O dolup boşalan göğse…
Uyumak, sevmek nefes nefese,
Kalkıp adım atmak, tutup ıslık çalmak.

Sürahide, ışıl ışıl, içilecek su.
Deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu.
Yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses.

Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes…
Anlıyorum, birbirinden mukaddes,
Alıp verdiğim her nefes.