Nurullah Genç – Böyle Kalsın İstiyorum!” Demiştin;pekâla, Böyle Kalsın!

173
Bulutlar öpmesin badem çiçeklerini
Her çağlayan bir fânusa dökülsün
Kalbinin infazında eriyen zavallı kuş
Koklamadan geceyi bıktıran saçlarını
Bir yılanın hercai pulların gömülsün

Sükût bulmaktansa senin yerinde
Koy beni assınlar kirpiklerinde

Her me’yûsa bir Mevlana çağıran
Kuşu vurmuşlar birgün dorukta
Kanatları sel suyunda dağılmış
Tüylerinde padişahlar boğulmuş
Hüznü bir köy gibi kalmış ırakta
Umudu sessizce İstanbul olmuş

“böyle kalsın!”diyorsun
Pekâla, böyle kalsın

Işığa tutunmasın yeryüzü dargınları
“han”ların eteğinde gül arayan köleler
Milâdî bir takvimin soluk yapraklarında
Bir yudum şarap gibi içerek vurgunları
Senin o doldukça gökleri kıskandıra
Boşaldıkça her damlası güvercin
Gözlerinde bunalsın

Çöz hayalin örgüsünü her akşam
Kimsesiz koy tahtını bu sevimli dedlinin
Yağmaz olsun yurduna kardelen yağmurları
Tarihin yüreğinde seğiren yüreğinin
Yıkılsın en gizemli, en görkemli surları
bak, yine boğazımda parmak uçları şehrin
şehir ki, bir dilberin ne zalim portresidir
bu gelen, hayatımın kan bulaşan sesidir
kahkaha bir ur gibi büyüyor hançeremde
bu giden, boynu bükük sensizliğimdir benim
bu iştahla bekleyen ölümdür penceremde

madem ki girmiyorsun
kırıyorum bahçemin kapılarını
gönlümün camları kırıktır zaten
raflarda veremli ve sana adadığım
kan tüküren soylu kitaplarımı
yakıyorum yeniden
küllerinde dirilen sûretini
nazlı bir resim gibi
göğsüme gözlerinle çakıyorum yeniden

sen yine kararlı ve uygun adım
“böyle kalsın!” diyorsun
Kalsın o durakta seni bekleyen adam
Acılar kırmızıya boyuyor izlerini
Yalnızlık okşuyor avcılar gibi
Düşlerinin arasında gezinen
antika mavzerini

vefalı her küheylan büyüyen
kayaların gölgesinde yürüyen
fotoğraflarında daha mahcup
ve daha meczup
ve daha serseri
cefa çeken her canlıyı bağrında
çıban gibi taşıyan delikanlı
ölsün istiyorsun su kenarında
bir ikindi vakti ölür, üzülme
kahrın ona kefen olur, üzülme

ırmak vadiden
sevda denizden
baharın baharımdan akmasın istiyorsun
oysa çırpınıyor kalbine varmak için
damarımda kılçık kılçık titreyen
sende kendisini bulan balıklar
bu nasıl bir hayat, zarif ve ince
renkli mehtabına takıldım ilkin
gemiler çatlıyor onu görünce
korsan günahlara sığınıyor kin
ağlıyor ardında kalabalıklar

beni kırbaçlara mahkum ettiğin
yetmedi, eşkıya gönderiyorsun
sonsuzluk şehrinin kubbelerinden
şimdi bir “ah”çekeceğim derinden
sönecek kanımla alevlenen mum
nereye dönersen, duman ve zakkum

böyle kalsın gri gök,
esir yıldız
kanlı tüy
bu şîkeste yolcuyu yine vursun izbeler
her dağda bir harami
öksüz koysun yavru kurdu yeniden
ay doğmasın kirpilerin üstüne
tilki arslanları çeksin kızağa
bir kral, kalleşçe düşsün tuzağa
yarasa, bülbülden intikam alsın
endülüs’e dönüş rüyada kalsın

çekirgeler yanarken çürüyen dudağında
şakağından ıztırap sızıyor bu sensizin
böylesine Ferhad’ı
böylesine isyanı olmadım bensizin
hangi kurşun dokunur
hangi ecel yakalar beni böyle ansızın

benimle diriliyor sahrada ölen ahû
kuşku mağarasında kafese girdi puhu
sende, şimşekler çakan aynı ses:”böyle kalsın!”
nasıl arzuluyorsan, aldırma, öyle kalsın
birgün kurtulacağım bu dağın eteğinden
âşıklar beslenecek kalbimin peteğinden
ömrün şahikasında kandiller yakacağım
o meşhur hasretiyle filizlenince Bir’in
dört lalesi açacak bu Destan-ı Kebir’in
yeniden bir gül gibi yeşeren mahzun yürek
tabutuma girecek, onu cennet bilerek
musallada buhurdan olacak vasiyetim
işte o gün, ruhumun “Han”koyarlar adını
mezarımın taşına gömerler feryadını:

“toprak olsam da, akar bu ırmak bir denize
Her zerremde bir Mecnun dirilip sana gelir
Bir çift semazen gibi döner başımda taşlar
Bin defa öldürsen de, bu sevda cana gelir”

Akif Samed – Duruver

Akif Samed

Bu ne endam, bu ne nazdır,
Amandır, yolcum duruver.
Bugünler yoksa, yarınlar
Isyandır, yolcum duruver.

Arıyız, gülde balımız,
Dertten eğiktir dalımız.
Ayrılıktan bil halimiz,
Yamandır, yolcum duruver.

Hakkı`n en sadık kulları,
Açmışlar bize kolları.
Belle gittiğin yolları,
Dumandır yolcum duruver.

Hasret Gültekin

005

ölüm denizin kıyısında anacığım
ölüm göğün yüzünde
ölüm yerin dibinde
ölüm soluk alışında
ölüm başucunda

sevgi gözünün kökünde yavrucağım
sevgi kuşun kanadında
sevgi ne göğün yüzünde
sevgi ne yerin dibinde
sevgi başucunda

Aziz Nesin

aziz nesin1

İnsanlar gider şarkıları kalır,
Şarkılar var uzun,
Yüzyıllar dolanır..
Şarkılar var kısa,
Söylendiği yerde kalır..
Şarkılar var benim şarkılarım,
Söyletmezler içimde kalır.

Turgut Uyar

turgut uyar1

“Senin için alışılmış şeyler söyleyemem sana yaraşmaz
kış gecesi amcamızdır bahar yakından kardeşimiz
alır başımı erzincana giderim seni düşünmek için
dörtlükleri bozarım çünkü dağlar ne güne duruyor
kıyılar ve eskimeyen her şey seni anlatmak için

bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur
ne var ki ıslanır gider coşkunluğum durmadan
durmadan
dağ biraz daha benden deniz her zaman senden
hiçbir dileğimiz yok şimdilik tarihten coğrafyadan

kimselere benzemesin isterim seni övdüğüm
seni övdüğüm zaman
güzel bir çingene yalnız başına dolaşmalı kırlarda
seni övdüğüm zaman”

Ali Pekel

036

Sağol insan kardeş… ama biliyorsunki sen de
Özgür bir hayatım olmayacak benimde,
Sen yine de güzel şeyler dile…

Biz Filler sosyal hayvanlarız,
Siz insanlar gibi, aile cok güclüdür bizde de,
Ölene dek ayrılmayız mesela birbirimizden,

Mezarlığımız bile vardır,
Gider orada yatarız ölmeye,
Mermer taşları olmayan bir yerde…

Çocukluğumuz da pek benzer size,
Diş çıkarmalarımız, karın ağrılarımız
Uykusuz gecelerimiz, uykuya geçmelerimiz…

Hep dokunuruz sonra birbirimize,
Kollar, gözetiriz yaşam yolunda,
Vardır sanırım daha çok benzer yanımız…

Marifetliyizdir de, okuma yazma bilmesek de…
“Ama neye yarar bunlar? diye
sormak düştü şimdi bana…

Siz insanoğulları ne haltlar yediniz
Onca marifetinizle´de özgür yaşarsınız,
Biz yaşayalım şimdi gönlümüzce?

Kolay gelsin sana Fil seven insan kardeş,
Gel sen de bazı şeyleri bizden öğren?!
Belki degişir o zaman işte, bu düzen?

09.04.2014

Ranâ İSLÂM DEĞİRMENCİ (Yegâh Elif Mirzâde) – KRAL ÇIPLAK

quzu2

Gidiyorum bu diyarlardan
tozlu sahneler
ısmarlanmış cümleler, çalınmış eserler
alkış sesleri, parıltılı giysiler
sahte incilerle
sahte sözcüklerle
açılmış yalan ve yaban dudaklar
sahteliği kapatamayan fırıldak gözler…
Hepsi ama hepsi sizin olsun…

Gidiyorum bu diyarlardan
Her sabah göğüs kafesinizde
kocaman bir boşluk…
Elleriniz ve ayaklarınıza
yakışmayan ama yapışan;
sizin olmayan, kurgulanmış
kurgusunu dahi okuyamadığınız
saatlere mahkumsunuz…
Ruhunu tadamadığınız
ışığını ve renklerini tanıyamadığınız
o çalıntı ve eğreti eserle,
şaşkın şaşkın boğuşurken
göğüs kafesiniz hırıltılar içinde telaşlı
ve nadan başınız yalanla taçlı
“kral benim, kral benim” diye
yırtınsın…

Toz duman içindeki
bu yüreksiz gürültüye
alkış tutsun sağırlar…
Ve parıltıya aldansın körler…
Gidiyorum bu diyarlardan
zavallı mutluluklar ve başarılar
sizin olsun,
Beni yolum bekler…

Gidiyorum bu diyarlardan
yüreğime daha da sıkı sarılarak…
Semada bir ses yükselir usulca,
ancak yüreklilerin duyacağı tınıca…
Her sabah tan yeri ağarınca başlar ses,
gurup vakti güneş terleyinceye kadar sürer…
Bir çocuğun yüreği dile gelir her sefer,
Ve tüm köpükten sahneler yıkılır birer birer:
“Kral çıplak, kral çııplak, kral çıplak…”

Çocuk, tut elimi
ve hiç bırakma:
“Gidiyoruz bu diyarlardan…
Gidiyoruz, yüreğimize kanat takarak
Gidiyoruz, bunca tacı tahtı
sahnede bırakarak…”

Mustafa Aslan – ARAMIZDA

mustafa aslan

Kapat gözlerini, dostum rüyada
Hasreti bitirsin göz aramızda!
Kudretiyle kalkıp âciz dünyada
Mesafeyi yesin söz aramızda…

Yüce dağ başları yolumuz olsun
Yağmur, kadeh kadeh dolumuz olsun,
Yollar, kucaklaşan kolumuz olsun
Halinden utansın düz aramızda…

Yusuf kuyusunu eylesin saray
Yasak olsun hasret diline, haray
Güneş alkış vursun, selam dursun ay
Sönmesin küllensin köz aramızda…

“Seviyorum” deyip sevgi doğsun söz,
Soğuğa dirensin kül altından köz,
Sessizce ben burda, sen de orda döz
Hasretlik tükensin tez aramızda…

Gülümse uzağa dost yakın olsun,
Hasreti tanıma, merâkın olsun…
Sevdan tek sermayen, yüz akın olsun
Biz’i olduralım öz aramızda…

01 Nisan 2014/ İzmir

Afşar Timuçin – YAĞMUR ARKASI

003

Yağmurlar yağdı ve hiç dinmedi,
Her biri saydam çiçeklenen saçında,
Yağmurlar daha çok pencereler içindi.
Öksüzdüm, gözyaşıydım dudağında,
Bir sancıydım boğuk akşamlar gibi,
Büyüdükçe büyüdü isli ve yalnız olmak.
Kirazını soldurdu ağaçların,
Nasıl devrildi taşlar üstümüze,
Çoğalan nasıl boydan boya kuşkular.
Kar dizboyu ölümü sokakların,
Ezgiler sabahlarda eriyecek,
Gözlerin uykumda yeşerir durur.
Kalsam çağlar boyu yokluğunun kapısında,
Yaşamak bunca umuda yeniden varmak olur,
Ölmek, seni duymamak bir gün daha…