Mehmet Akif Ersoy – I. Kitap :Safahat – Tevhid( Birlik ) yâhud Feryâd

mehmet akif ersoy9

Ey nûr-i ulûhiyyetinin zılli avâlim,
Zıllin bile esrâr-ı zuhûrun gibi muzlim!

Kürsî-i celâlin -ki semâlarla zeminler
Bir nokta kadar sahn-i mıchîtinde tutar yer-

İdrâkin eder gâye-i ümmîdini haybet…
Yâ Rab, o ne dehşettir, İlâhî, o ne heybet!

Pervâzına yetmez gibi pehnâ yı avâlim,
Gâhî seni bulsam diye, âvâre hayâlim

Bir şevk ile lâhûta kadar yükseleyim der:
Lâkin nasıl olsun ki bu mi’râca muzaffer?

Nâsût muhîtinde henüz çalkalanırken,
Bir dest-i tecebbür dayanıp göğsüne birden;

Hüsranla iner öyle sefil, öyle muhakkar:
Hâlâ o sukûtun küreden tozlan kalkar!

Yalnız o mu? Bin fikr-i semâvî bu zeminde,
Bîtâb-ı taharrî kalarak âh ü eninde!

Eşbâha mı kurbün olacaktır cevelângâh?
Ervâh bütün mündehiş-i “sümme radednâh!”

Sun’undaki esrâra teâlî bize memnû’
Olmaz mı, ridâ pûş dururken daha masnû’?

Hurşîd-i ezelden nasıl ister ki haberdâr
Olsun daha bir zerreyi derk etmeyen efkâr?

Ey nâmütenâhî sana nisbet ile mahdûd,
Mahsûr-i muhît-i kaderindir ne ki mevcûd.

Dîbâce-i evsâfını almaz bütün eb’âd,
A’dâd edemez silsile-i feyzini ta’dâd.

Ummân-ı şüûnun ki birer mevcidir a’sâr,
Her mevcesi bir lücce-i bî-sâhil-i âsâr!

Fermânına mahkûm ezeliyyet, ebediyyet;
Ey pâdişeh-i arş-ı güzîn-i samediyyet.

İbdâ-ı bedîin -ki cihanlarla bedâyi’
Meydâna getirmiş- bize ey Hâlik-ı Mübdi’,

Mübhem nasıl olmaz ki?Adem’den değil isbât,
Bir zerre-i mevcûdu yok etmek bile heyhât,

Kâbil olamaz çıksa da bin dest-i muharrib.
Yâ Rab, bu nasıl âlem-i lebrîz-i garâib!

Serhadd-i ezel bed’-i hudûd-i melekûtun
Pehnâ yı ebed gâye-i sahn-ı ceberûtun.

Hükmün ki tahakküm edemez seyrine bir şey;
Bir anda bu pâyansız olan cevvi eder tayy

Bir an, diyerek eylemişim bilmiyerek, bak!
Takyîd zamanla seni ey Fâtır-ı Mutlak!

Bâkîyi beşer her ne kadar etse de tenzîh.
Fâniyyeti îcâbı, eder kendine teşbîh!

Itlâka nasıl yol bulabilsin ki tefekkür?
Eşbâhı görür eyler iken rûhu tasavvur! .

Ey rûh-i fezâ-gerd, giran-seyr-i harîmin,
Ey nâtıka, dembeste-i esrâr-ı azîmin,

Maksûd bu hilkatten eğer ma’rifetinse;
Varmış mı o müdhiş görünen gâyete kimse?

Bir sahne midir yoksa bu âlem nazarında?
Bir sahne ki milyarla oyun var üzerinde!

Bir sahne ki her perdesi tertîb-i meşiyyet;
Eşhâsı da bâzîçe-i âvâre-i kudret!

Cânîleri, katilleri meydâna süren sen;
Cânîdeki, katildeki cür’et yine senden!

Sensin yaratan, başka değil zulmeti, nûru;
Sensin veren ilhâm ile takvâyı, fücûru!

Zâlimde teaddîye olan meyl nedendir?
Mazlûm niçin olmada ondan müteneffir?

Âkil nereden gördü bu ciddî harekâtı?
Câhil neden öğrenmedi âdâb-ı hayâtı?

Bir fâilin icbârı bütün gördüğüm âsâr!
Cebrî değilim… Olsam İlâhî ne suçum var?

Bir sahne demek âleme pek doğrudur elbet;
Ancak görülen vak’alann hepsi hakîkat.

Hem öyle vekâyi’ ki temâşâsı hazindir,
Âheng-i tarab-sâzı bütün âh ü enindir!

Zîrâ ederek bunca sefâlet-zede feryâd;
Vâveyl sadâsıyla dolar sîne-i eb’âd.

Yâ Rab, bu yüreklerdeki ses dinmeyecek mi?
Senden daha bir emr-i sükûn inmeyecek mi?

Her ân ediyorsun bizi makhûr-i celâlin,
Kurbân olayım nerde senin, nerde cemâlin?

Sendense eğer çektiğimiz bunca devâhî,
Kimden kime feryâd edelim söyle İlâhî?

Lâ yüs’el’e binlerce suâl olsa da kurban,
İnsan bu muammâlara dehşetle nigehban.

Bir şahsa esîr olmayı bir koskoca millet,
Mekrinle mi yâ Rab sanıyor kendine devlet?

Dünyâyı yakıp yıkmaya bir seyf i teaddî,
Emrinle mi yâ Rab, ediyor böyle tesaddî?

Zâlimlere kahrın o kadar verdi ki meydan:
” Yok âdil-i mutlak” diyecek ye’s ile vicdan!

Kıvılcım saçan bin âh yerden göklere yükseliyor!
Göklerin yaptığıysa bu iniltiyi sâde yankılamak!

Bir yanda yanar lânesi bin hâne-harâbın,
Bir yanda söner lem’ası milyonla şebâbın.

Kalmış eli böğründe felâket-zede mâder;
Evlâdını gömmüş kara topraklara, inler!

Bir yanda bir lokma ekmek için namusunu kaybetmiş,
Ağlayıp duran bir sürü başıboş bahtsız;

Bükmüş oradan boynunu binlerce yetîman,
Me’vâ arıyor âileler lâne perîşan!

Mazlum şikâyet etmekte, zâlim pişmanlık duymakta;
Kan döken de öldürdüğünün kanıyla boğulmakta.

Hastayı, fekaletliyi, çıplağı, yoksulu,
Felçliyi, sakatı, tembeli, bayağıyı,

Gaddârı, cefâ-dîdeyi, mahkûmu, esîri,
Heyhât, şu pâyansız olan cemm-i gafiri

Teşhîr ile şöhret kazanan sahne-i dünyâ
Gelmez mi İlâhî sana bir kanlı temâşâ?

*********

Ey âlemlerin ilahi ışığının gölgesi olan (Rabbim! )
Gölgen bile zuhurunun sırları kadar muzlim (karanlık).

Yüce makamında ki gökler ve yerler hiddet kürsünün
Bir noktası kadar çevresinde yer tutar

İdrâkın eder, ümidindeki amacı boşa çıkarır.
Allah’ım, o ne dehşettir, ilahi o ne heybettir!

Alemlerin genişliği kanatlanıp uçmasına yetmezmiş gibi,
Perişan hayâlim, bazan da seni bulsam diye,

Aşka gelip zât âlemine yükselmek ister.
Lâkin bu makama yükselmeyi nasıl başarır ki?

Daha insanlık âleminde çalkalanırken;
Zorlu bir el dayanır da göğsüne birden;

Hüsranla iner öyle sefil, öyle muhakkar:
Hâlâ o sukûtun küreden tozlan kalkar!

Hüsranla, sefil ve aşağılanmış bir şekilde yere iner,
Yeryüzünden hâlâ o düşüşün tozları kalkar!

Yalnız o mu? Gökler kadar yüksek binlerce fikir bu vaziyette,
Aramaktan yorgun düşerek âh edip inlemekte.

Bütün ruhlar “sümme radednah”ın dehşeti içindeyken,
Cesetler mi senin yakınında gezip dolaşacaklar?

Daha yarattıkların gizlilik örtüsü altında dururken,
Yaratışındaki sırlara yükselmek bize yasak olmaz mı?

Daha bir zerreyi anlayamayan fikirler,
Ezel güneşinden haberdar olmayı nasıl isteyebilirler?

Ey Rabbim, sana nisbetle sonsuzluk sınırlıdır
Varlık adına ne varsa hepsi de kaderinin dairesiyle çevrilmiştir.

Bütün bu uzaklıklar vasıflarının başlangıcını bile kapsayamaz,
Sayılar da ard arda gelen feyizlerini saymaya yetmez.

Yüzyıllar senin olaylar okyanusunun dalgaları,
Her dalga ise uçsuz bucaksız bir eserler denizidir

Ey yüceliğin seçkin tahtının padişahı olan Allah,
Ezelîlik ve Ebedîlik senin fermanına mahkûmdur.

Ey icad eden Allah, yaratma sanatınki dünyalar kadar
Güzellikler yaratmıştır- bize nasıl gizli olmasın;

Yazık ki yoktan var etmek bir yana, yakıp yıkan yüzlerce el çıksa,
Varlığın bir zerresini bile yok etmeye yetmez!

Eşit olamaz çıksa da tahrip eden binlerce el.
Ya Rab, bu nasıl garip şeylerle dolu bir âlemdir?

Ruh ve melekler âleminin sınırları ezel sınırında başlamakta,
Kudret sahnesinin nihayetleri de ebed’in genişliklerinde kaybolmakta

Hükmünün yürüyüşü üstünde hiç bir şey etkili olamaz
Buyruğunla bu sınırsız gök boşluğu bir anda yok olur.

“Bir an” diyerek ne yapmışım bilmeyerek bak;
Ey Mutlak Yaratıcı!Seni zamanla sınırlamışım

İnsanoğlu Allah’ı ne kadar eksik ve kusurdan uzak tutsa da,
Fâniliği gereği yine kendine benzer düşünür.

Ruhu tasavvur ederken cesetler gören fikir
Bunları birbirinden ayırt etmeyi nasıl başarır!

İlâhî! Kutsal dairene girdiği an fezalarda dolaşan ruhun ayakları ağırlaşır,
Senin büyük sırların karşısında düşünme ve konuşma gücünün soluğu tutulur

Eğer bu yarattıklarından maksat senin bilinmen idiyse,
O müthiş görünen gayeye varmış mı bir kimse?

Bir sahne midir yoksa bu alem senin gözünde?
Bir sahne ki milyarla oyun var üzerinde!

Bir sahne ki her perdesi iradenle düzenlenmiştir.
Oyuncuları da kudretinin başıboş oyuncaklarıdır.

Canileri, katilleri meydana süren sen;
Canideki, katildeki cesaret yine senden!

Sensin yaratan, başkası değil karanlığı, ışığı;
Sensin veren ilham ile Allah korkusunu, günahkârlığı!

Zalimdeki tecavüz etme eğilimi nedendir?
Zulme uğrayan neden ondan nefret etmektedir?

Akıl sahibi nereden öğrendi bu ciddi davranışları?
Cahil neden öğrenmedi edeple yaşamayı?

Bir kulun gördüğü her şey bir gücün zorlamasıyla olmakta!
Cebri (3) değilim… Allahım suçlu muyum olsam da?

Bir tiyatro sahnesi demek âleme pek doğrudur elbet;
Ancak görülen olayların hepsi gerçektir.

Hem öyle olaylar ki seyretmesi hüzün verir,
İnsanı eğlendiren ahengi bütün âh ve iniltidir!

Zira sefalete düşmüş bunca insanın feryadı,
Bütün uzaklıkları çığlıklarla doldurur.

Ya Rab, bu yüreklerdeki ses dinmeyecek mi?
Senden bir defa daha bu feryadı dindiren bir emir inmeyecek mi?

Celâlinle (4) bizi her seferinde kahrediyorsun,
Kurban olduğum, artık bir daha cemâlin (5) görünmeyecek mi?

Sendense eğer uğradığımız bunca felaket,
Söyle ilâhî, kimden kime feryad edelim?

“Lâ-yüs’el” (6) emrine binlerce soru olsa da kurban,
Bütün bu bilmecelere dehşetle bakmakta insan.

Bir kişiye esir olmayı bir koskoca millet,
Sen yanılttığın için mi ya Rab sanıyor kendine devlet?

Bir zulüm kılıcı dünyayı yakıp yıkmaya,
Emrinle mi ya Rab başlıyor böyle?

Zalimlere kahrın o kadar verdi ki meydan;
“Mutlak adalet sahibi yok”diyecek bezginlik içinde vicdan.

Kıvılcım saçan bin âh yerden göklere yükseliyor!
Göklerin yaptığıysa bu iniltiyi sâde yankılamak!

Bir yanda evleri yıkılanların yuvaları yanar,
Bir yanda milyonlarca gencin ışığı söner.

Eli böğründe kalmış felakete uğramış anneler,
Evladını gömmüş kara topraklara, inler!

Bir yanda bir lokma ekmek için namusunu kaybetmiş,
Ağlayıp duran bir sürü başıboş bahtsız;

Bir yanda da boynu bükük binlerce yetim var,
Yuvası dağılmış aileler sığınacak yer ararlar.

Mazlum şikâyet etmekte, zâlim pişmanlık duymakta;
Kan döken de öldürdüğünün kanıyla boğulmakta.

Hastayı, fekaletliyi, çıplağı, yoksulu,
Felçliyi, sakatı, tembeli, bayağıyı,

Gaddarı, eziyet çekeni, mahkûmu, esiri,
Yazık, şu sayıya sığmaz insan yığınını

Sergilemekle şöhret kazanan dünya sahnesi
Sana kanlı bir seyir sahnesi gibi gelmez mi İlâhî?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s