Hikmet Münir Ebcioğlu

015

 

Aşkın içimde rüya kalbimde duya duya
Yalvarırım tanrıya bir daha gelsen diye
Kaybettim mi seni ben ayıramam kendimden
Bir ses var ki içimden haykırır sen sen diye

Göstermiyor aynalar beni artık ben diye
Söyleşir hatıralar nerde eski sen diye
Kaybettim mi seni ben ayıramam kendimden
Bir ses var ki içimden haykırır sen sen diye

Ahmet Muhip Dranas

089

ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!
uyandırmayın beni, uyanamam.
kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
allah aşkına, gök, deniz aşkına
yağsın kar üstümüze buram buram..

 

Aslan Aslanova – Lalələr

Yayın ortasında Gəncə çölündə
Çıxıblar yenə də dizə lalələr.
Qıpqırmızı şehli köynəklərini
Səpirlər dərəyə, düzə lalələr.

Xəyalımdan nələr gəlib nə keçər,

Yaz gələr ellərə durnalar köçər.
Bulaqlar-samavar, ağ daşlar–şəkər
Bənzəyir çəməndə közə lalələr.

Meylim üzünüzdə qara xaldadır,
Aslanın əlacı ilk vüsaldadır,
Nə vaxtdır Bakımın gözü yoldadır,
Bir qonaq gələsiz bizə, lalələr!

bəstəkar: Telman Hacıyev

Mehmet Akif Ersoy – Küfe

mehmet-akif-ersoy9

 

Beş on gün oldu ki, mu’tâda inkıyâd ile ben
Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden.

Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek:
Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmiyerek!

Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,
Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır.

Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,
Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!

Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,
Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,

– Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,
Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden –

O sâlhûrde, harâb evlerin saçaklarına,
Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına

Delîlimin koca bir şey takıldı… Baktım ki:
Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.

Bu bir hamal küfesiymiş… Aceb kimin? Derken;
On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,

Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye.

– Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
Kurumla yat sokağın ontasında böyle daha!

O anda karşıki evden bir onta yaşlı kadın
Göründü:
– Oh benim oğlum, gel etme kırmasakın!

Ne istedin küfeden yavrum? Ağzı yok, dili yok,
Baban sekiz sene kullandı… Hem de derdi ki: “Çok

Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz… ”
Baban gidince demek kaldı âdetâ öksüz!

Onunla besliyeceksin ananla kardeşini.
Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?”

Dedim ki ben de:
– Ayol dinle annenin sözünü…
Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:

– Sakallı, yok mu işin? Git, cehennem ol şuradan!
Ne dırlanıp duruyonsun sabahleyin onadan?

Benim içim yanıyon: Dağ kadar babam gitti…
– Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?

Adamcağız sana, bak hâl dilince söylerken…
– Bırak hanım, o çocuktur, kusûra bakmam ben…

Adın nedir senin, oğlum?
– Hasan.
-Hasan, dinle.
Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle.

Benim de yandı içim anlayınca derdinizi…
Fakat, baban sana ısmarlayıp da gitti sizi.

O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni
Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşini,

Yetim bırakmıyarak besleyip büyütmelisin.
– Küfeyle öyle mi?
– Hay hay! Neden bu sözlâkin?

Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?
Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.

– Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini…
– Unuttun öyle mi? Bayramda komşunun gelini:

“Hasan, dayım yatı mekteplerinde zâbittir;
Senin de zihnin açık… Söylemiş olaydık bir…

Koyardı mektebe… Dur söyleyim” demişti hani?
Okutma sen de hamal yap bu yaşta şimdi beni!

Söz anladım uzun, hem de pek uzun sürecek;
Benimse vardı o gün pek çok işlerim görecek;

Bıraktım onları, saptım yokuşlu bir yoldan,
Ne oldu şimdi aceb, kim bilir, zavallı Hasan?

Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz;
Geçende Fâtih’e çıktık ikindi üstü biraz.

Kömürcüler kapısından girince biz, develer
Kızın merâkını celbetti, dâima da eder:

O yamrı yumru beden, upuzun boyun, o bacak,
O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak!

Hakîkaten görecek şey değil mi ya? Derken,
Dönünce arkama, baktım: Beş on adım geriden,

Belinde enlice bir şal, başında âbâni,
Bir onta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî;

Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,
Yavaş yavaş geliyonlar. Fakat tesâdüfe bak:

Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetîm…
Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim:

Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak…
Bir ince mintanın altında titriyon, donacak!

Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!
Düğümlü alnının üstünde sâde bir çember.

Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad;
Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad.

Bu bir ayaklı sefalet ki yalnayak, baş açık;
On üç yaşında buruşmuş cebin-i safi, yazık!

O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan
Bir elliden mütecâviz çocuk ki, muntazaman

Geçerken eylediler ihtiyârı vakfe-güzin…
Hasan’la karşılaşırken bu sahne oldu hâzin;

Evet, bu yavruların hepsi, pür sürûd-i şebâb,
Eder dururdu birer âşiyân-ı nûra şitâb.

Birazdan oynıyacak hepsi bunların, ne iyi!
Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,

-Ki ezmek istedi görmekle reh-güzârında-
İlel’ebed çekecek dûş-i ıztırârında!

O, yük değil, kaderin bir cezâsı ma’sûma…
Yazık, günâhı nedir, bilmeyen şu mahkûma!

Melih Cevdet Anday

melih-cevdet-anday6

“Bir misafirliğe gitsem
Bana temiz bir yatak yapsalar
Her şeyi, adımı bile unutup
Uyusam…

Kalktığımda yatağım hâlâ lavanta koksa
Kekikli zeytinli bir kahvaltı hazırlasalar
Nerede olduğumu hatırlamasam
Hatta adımı bile unutsam…”

Hacı Gürhan – Ben Anadolu’yum

canakklae

 

Bir yanımdan şafak sökerken bir baştan bir başa,
Her gün selam veriyor güneş kurda kuşa.
Dört mevsim bir yaşarım, yok cihanda böyle eş, akşam sefasından ufuklardan batıyor Güneş.
İşte ben Anadolu’yum, yiğidim çatıktır kaşım,
Bir babanın öz oğluyum, yedi kardaşım.
Yedi oğlum var biri Aras’tır, bir ucunda serhat,
Bir kızım var Dicle’dir, bir oğlum var Fırat, İki ikizim var Seyhan, Ceyhan kıskançlık verirler yada,
Her nesneye can verilir, yeşil Çukurova’da.
Bir oğlum var, uzun boyludur rengi kızıl ya,
Bir kızım vardır, kaşları hilaldir adı Sakarya.
İşte benim ben, ben Anadolu’yum.
Ben Türküm, Kürdüm, Zazayım, Lazım, Çerkezim, Dadaşım
Dedik ya bir babanın öz oğluyum, yedi kardaşım
Ben Karadeniz’de Lazım Hazar denizinde Ahbazım,
Bir elimde kemençe bir elimde sazım.
İşte benim ben, ben Anadolu’yum.
Ağrı Dağında güvercinim.
Bitlis’te Ahlat, Van’da Gevaş’ım
Ben Bingöl dağların da çobanım, Muş ile kardaşım.
Hakkâri’de Ahmed-i Hani, Feqiye Teyran’a kuşum,
Ben Cizre yollarında Mem-u Zin ile yoldaşım.
Batman da petrol, Diyarbakır ovasında pamuk, Melik Ahmet dükkanında kumaşım.
Siirt’te Koçero, Mardin’de Süryani Antep’te Şahin, Urfa’da Halil-ul Rahman sofrasında aşım.
Ben Erzincan’da Terzi Baba Elâzığ’da Gagoşum.
Ben Munzur’da Alevi, Sivas’ta Kızılbaşım.
İşte benim ben, ben Anadolu’yum.
Ben Hatay da Arap’ım Habib-i Neccar’a yandaşım,
Ben Malatya, Adıyaman, ben Maraş’ım,
Ben Kayseri, Kırşehir, Kırıkkale, eğilmez başım.
Ben Yozgat, Tokat, Ankara vatan duvarında taşım.
Adana, Antalya, İzmir, Bursa’dan hoşum,
Sakarya, İzmit, İstanbul aşkıylan sarhoşum,
Egede efe Trakya’da Roman Marmara’da Mamoş’um,
Ben Yurtta Sulh Cihanda Barışım,
Ben Kur’an-ı Kerim in ışığında çağdaşım,
Ben Anadolu erenleri Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş’ım
Ey sevgili kendine gel ,sen bensin ben sizim.
Çanakkale’de yatan binlerce kefensizim.
Beni benden ayırmak ne mümkün, aynı bedenim, aynı kemiğim, aynı tırnağım, aynı dişim.
Ben anayım, ben babayım, ben dayı, yeğenim, ben eşim.
Ya Rabbi sana arzu niyazım var ayırma beni haktan.
Ya rab koru beni düşmanlardan dış mihraklardan.
Otuz beş yıldır ne baharım var ne yazım, mevsimde kışım.
Ben üzgünüm, ben kırgınım, ben ağlayan gözlerde yaşım.
Ben Gürhan’ım, garip ozanım, bu topraklarda vatandaşım.

Ataol Behramoğlu – ESKİ NİSAN

Canımın yongası, sevdiğim,
Bir kaç gün çaldık ilkbahardan
Geçtik yıllardır özlediğim
Erguvan ışıklı kıyılardan

Aşkı sessizlik tanımlar
Gençken tersini düşünürdüm
Akşamla dönerken geriye dalgalar
Yalnızlığı çırçıplak gördüm

Durduktu önünde Ege Denizi’nin
Gözleri mayıs bulanığı,
Kuytuluğunda eski evlerin
Dolaştıktı Ayvalığı

Eski nisan, her şey gibi,
Kalbim de, rüzgar da eski,
Çırpınıp duruyor havada
Yitik anıların kelebeği

1983 (Eski Nisan)

Müzik : Erhan Doğan

Muhip Süeltürk – DAMLA..

muhip-suelturk3

 

Sandal uykusunda
Bu memleketin gecesi de gündüzü de..
Kıyıdan geçeni
Balıkçı gömleğinde yakamoz
Delileri var sabaha gündelikçi
Dalgıç gözlü ,susuz,dalgasız
Yelken adamdan bayraklı , türküsüz
Ey ..!
İhtişamı büyük o kasırga
Nerede eyleşmekte deli rüzgarın
Memleketimde okyanus ölümü bedenim
Dön artık
Yağmur damlası kahramanım

Orhan Şaik Gökyay – AĞIT-DESTAN

orhan-saik-gokyay

 

Bir ağıt söyleyim dağlar dilinden
Dumlu’dan Ağrı’ya ün gitsin gelsin…
Destanlar duyulsun tarih yolundan
O günden dünlere şan gitsin, gelsin!

Çeksin küheylanın, atlasın, binsin,
Al yelelerinde yankılar dönsün,
Afyon’dan İzmir’e ordular insin,
Süngü uçlarında can gitsin, gelsin!

Neymiş yarım? Sancak çekilsin uca,
Şılasın göklerde yüceden yüce,
Sormak lüzum değil, halımız nice,
Yanan yüreklerden kan gitsin, gelsin!

Sen ey yayda bir ok gibi kurulu,
Bir ok değdi, düştün yere yaralı!
Dört yanında ak mermerler örülü,
Sars devir bunları, sin gitsin, gelsin!

Gökyay’ım neylesin, ıssız çağlarda?
Bir ağlar, bir güler, durmaz kararda,
Bir başka dağ gibi sen dur dağlarda,
Akşamdan sabaha gün gitsin, gelsin!