Orhan Şaik Gökyay – AĞIT-DESTAN

orhan-saik-gokyay

 

Bir ağıt söyleyim dağlar dilinden
Dumlu’dan Ağrı’ya ün gitsin gelsin…
Destanlar duyulsun tarih yolundan
O günden dünlere şan gitsin, gelsin!

Çeksin küheylanın, atlasın, binsin,
Al yelelerinde yankılar dönsün,
Afyon’dan İzmir’e ordular insin,
Süngü uçlarında can gitsin, gelsin!

Neymiş yarım? Sancak çekilsin uca,
Şılasın göklerde yüceden yüce,
Sormak lüzum değil, halımız nice,
Yanan yüreklerden kan gitsin, gelsin!

Sen ey yayda bir ok gibi kurulu,
Bir ok değdi, düştün yere yaralı!
Dört yanında ak mermerler örülü,
Sars devir bunları, sin gitsin, gelsin!

Gökyay’ım neylesin, ıssız çağlarda?
Bir ağlar, bir güler, durmaz kararda,
Bir başka dağ gibi sen dur dağlarda,
Akşamdan sabaha gün gitsin, gelsin!

Hüseyin Haydar – Günler böyle rüzgârlı rüzgârlı

huseyin-haydar5

Günler böyle rüzgârlı rüzgârlı,
Dur durak bilmeden esiyor, dört yönden.
Katıyor önüne çıkanı, çıkmayanı,
Ekimden beri sersem etti evleri, bahçeleri.

Bilge zeytin ağaçları kurt gibi uluyor,
Uğulduyor gün görmüş Kazdağı dorukları.
Vahşi atılışlarla sabaha karşı kuzeyden,
Bir yıldız bir poyrazla dalıp geçiyor,
Dağıtıyor kuramları, kuralları kökten söküyor,
Allak bullak ediyor düşleri, düşünceleri.

Günler böyle rüzgârlı rüzgârlı,
Savurup atıyor salatalık domates kasalarını,
Yırtıyor kara geceyi yelken bezi gibi.
Dalıyor market raflarına, ne var ne yoksa,
Dağıtıyor kutuları, paketleri, şişeleri.

Durmadan esiyor, sıcak, serin, soğuk,
Tükenmez öfkeyle, hızını artırıp eksilterek.
Uçan kuşlar, otlar, böcekler sarhoş.
Atölyelerin, kahvelerin olduğu yer toz duman,
Sarsıyor incirleri, üzüm asmalarını…
Mars ya da uzakta Venüs, kendi işinde,
Ben de çalışıyorum, dişimi tırnağıma takmış.

Günler böyle rüzgârlı rüzgârlı esip tükenecek,
Eskiyen hayat yenileyecek kendini.
Benim acil işlerim bitmiyor, bitmeyecek…
Evrense sakin, devam ediyor genişlemesine.

Orhan Veli – Dalga

Mesut sanmak için kendimi
Ne kağıt isterim,ne kalem
Parmaklarımda sigaram
Dalar giderim mavisinden içeri
Karşımda duran resmin..

Giderim deniz çeker
Deniz çeker,dünya tutar
İçkiye benzer birşey mi var
Birşey mi var ki havada
Deli eder insanı,sarhoş eder?

Bilirim,yalan,hepsi yalan
Taka olduğum,tekne olduğum yalan
Suların kaburgalarımdaki serinliği
İskotada uğuldayan rüzgar
Haftalarca dinmeyen motor sesi
Yalan….

Ama gene de
Gene de güzel günler geçirebilirim
Geçirebilirim bu mavilikte
Suda yüzen karpuz kabuğundan farksız
Ağacın gökyüzüne vuran aksinden
Her sabah erikleri saran buğudan
Buğudan, sisten,ışıktan,kokudan…

Ne kağıt yeter ne kalem
Mesut sanmam için kendimi
Bunların hepsi…hepsi fasafiso
Ne takayım, ne tekneyim
Öyle bir yerde olmalıyım
Öyle bir yerde olmalıyım ki
Ne ışık,ne sis,ne buğu gibi
İnsan gibi….

Fazıl Hüsnü Dağlarca – Ağır Hasta

Üfleme bana anneciğim korkuyorum
Dua edip edip, geceleri.
Hastayım ama ne kadar güzel
Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri.

Niçin böyle örtmüşler üstümü
Çok muntazam ki bana hüzün verir.
Ağarırken uzak rüzgârlar içinde
Oyuncaklar gibi şehir.

Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum
Ağlıyorsun, nur gibi.
Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha
Duvardaki resimlerle, nasibi.

Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
Büyüyor göllerde kamış.
Fakat değnekten atım nerde
Kardeşim su versin ona, susamış.

Necdet Rüştü Efe – AŞK, BUDUR…

cicek8

 

Havva gibi, bir yaprağın altında vücudu,
Gösterdi kadın kendini hasretlisi gence,
Yalnız fakat âşık o güzel gözleri gördü,
Kartal, sarılıp vurmadı enfes ava pençe.

Bir karşılık hiç beklemeden, kör gibi sevmek;
Bulmak acı bir zevk bu ilâhi ezilişte…
Bin derdini güçlükle çekerken, onu övmek;
Bilmek yine her şeyden aziz.. Aşk, budur işte.

Yahya Kemal Beyatlı – EYLÜL

yahya-kemal-beyatli11

 

 

Günler kısaldı… Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa…

İçtik bu nâdir içki’yi yıllarca kanmadık…
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!

Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ıztırâbı zor.

Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sâhile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.

 

Muhip Süeltürk – SARI HİKAYE

muhip-suelturk

 

– Hadi bir yer sevelim seninle
Şöyle çocuk gömleğinden mor bir serinlik olsun
O ıssız Sarı boyadan çizgili
İkindi sonu dalda bi kaç karga
Kıyıda bi sandal
Sokakta bi kaç it dalaşı
Ve birde çatıda kedi olsun
Köşedeki bakkalın defteri
Hep alacaklı kalsın
Dırdır Semahat yine
Gazeteci çocuktan önce bilsin
Memleket havadislerini
Balkon Baykal birasını hep tazelesin
Bahçede ekili biber şımarsın inatçı acıdan
Soğan dometes renkleri gölgeli yazda sararsın
Asma yaprağı duvarında yaşlansın
Dudağında o şaraptan öpülsün
Uykudan kokularını o sarı çiçek bilsin sadece
– Gel seninle bir yere gidelim
Hani o kargadan da Afrika da vardır diye
Aynı it dalaşı Meksika eşeğidir belki
Belki de Asya dan bir atlıdır
Balkon Baykal’ın kımız vaktinde
Gökdelen gölgesinden morga düşmüştür
Asma yaprağı bir mahkumun sehpasında
Yüzyılın kahramanıdır belki de
Okyanusta atlas bir rıhtım tusinami kartelde
– Gel güzel kız
Hadi bi yer sevelim seninle
Yine kavgalı patırtılı olsun
Kıyıları senin eteğinde toplanmış meyvelerden
Pazar tahtası borsadan
Zehir zıkkım mutfağımızdan
Yıldızlar mevsiminden taşınmış köşedeki bakkalın defterinden
Hani vardı ya
Aklımıza gelmeyen
O Kağıt yelkenliden korsanlı
Hani gitmiştik ya
Yağmur çukurunda ki sudan fırtınada
Hani o gazeteci çocuk
Yine kavgadan önce ölü sarı haberlerden manşette
İnternet İrem,Sanal Leyla,Anten Nuri ,Maus Sami,,Ekran Ekrem
Yine aynı karedeki kefende
– Hadi bir yer sevelim seninle çocuk
Oraya taşınalım
Kurumadan o bahçe içimizde
Aynı ağaçtan kızılcık salıncakta
Bir daha sarı sanrıdan göçüp
Bir daha ölelim o lahitten
İçimdeki sarı çocuk
Hadi durma artık
O aynadan düşmüş
Sarı hikayemizden

Yavuz Alkan

yavuz-alkan1

 

bir küçük oyuncak
halının ortasında
ne mutlu ki aklı yok der büyükler
aldırma sen onlara
aklın bana yeter
oyna çocuk
gelmez geri istesende
çırpınsan da
gelmez o anlar
iyisi sen
dilediğince oyna.

(doğmamış çocuğuma)