NAZIM HİKMET – ALARGA GÖNÜL

yelkenli

Alarga gönül demir al ,
Kırmızı bir amiral gibi kaptan köprüsüne çık,
Karşında deniz kaşı çatık,
Sana bakan kocaman bir mavi göz…
Alarga gönül palamarı çöz,
Amiral demir al ,
Gönül kaptan köprüsüne çık,
Çayır kokusu alan bir tay gibi kokla açık denizleri,
Çevirmesin senin kafanı geri ,
Geride kalanlara doğru giden,
Dümen suyunun köpük izleri…
Alarga gönül, palamarı çöz,
Amiral, demir al ….

NAZIM HİKMET RAN – MEŞİN KAPLI KİTAP

nazım hikmet59

Yaldızlı meşin kabı
Parçalanmış kitabı,
Ay altında dün gece
Deli bir derviş gibi,
Mumu sönmüş, rahlesi
Yere devrilmiş gibi,
Okudum saatlerce.

Yaldızlı meşin kabın
Parçalanmış koynunda,
Çevirdikçe küf kokan
Her sarı yaprağını,
Sandım eşeliyorum
Bir mezar toprağını.

İnce el yazıları
Canlandı birer birer,
Masallarda çizilen
Yüzleri gösterdiler.

İblis bir yılan oldu.
Âdem Havva’ya kandı
Kardeşini öldüren
Lanetli ruhu gördüm.

Koca tahta bir gemi,
Ummanlarda çalkandı.
Ufuklarda güvercin
Bekleyen Nuh’u gördüm.

İsmail’in topuğu
Kumdan çıkardı zemzem.
Tur-u Sina’da Musa,
Kaldırdı kollarını,
Asasını vurunca
Yarıldı bahri kulzem,
Buldu Beni İsrail
Kudüs’ün yollarını.

Zekeriya zikrini
Bir sonsuz ah’a verdi.
Doğdu İsa, bikrini
Meryem Allah’a verdi.

Kureyşli Muhammed’e
Kucak açtı Medine.
Bir ateş mezar oldu
Kerbela Hüseyin’e.

Sahifeler döndükçe
Bunlar hep birer birer,
Doğrulup devrildiler.
Ay battı, Güneş doğdu.
Kalbimizde ateş doğdu.

Yaldızlı meşin kabı
Parçalanmış kitabı,
Varsın gömülsün diye
Ebediyen uykuya,
Attım bir kör kuyuya.

Yazık, yazık bize ki,
Asırlarca aldandık.
Karanlıkta çizilen
İzleri görmek için
Görüp yüz sürmek için.

Ne gökten necat geldi,
Ne bir parça merhamet,
Çalışan esirlere.
İsa, Musa, Muhammed
Sade bir satır dua,
Bir tütsü buhur verdi.
Masal Cennetlerinin
Yollarını gösterdi.

Ne beş vakit namazı,
Ne Anjelüs’ün çanları,
Zincirden kurtaramadı
Yoksul çalışanları.

Yine biz köleleriz
Efendilerimiz var.
Yine her mel’un taşı
Yosunlanmış bir duvar.

Esir, efendi diye
Koymuş da adlarını,
İki bahta ayırmış
Arzın evlatlarını.
Efendi işletiyor
Esir işliyor yine.

Yine efendilerin
Gümüşlü sofrasından,
Kar gibi ekmeğinden,
Gümüş dolu tasından
Kırıntı, artık bile
Düşmüyor işleyene.

Yine biz esir geçen
Her günün akşamında
Eve, sade bir lokma
Ekmek getiriyoruz.

Gece yağmur inlerken
Evimizin damında,
Isınabilmek için
Güneş bekler gibi,
Birbirine sokulan
Hasta köpekler gibi,
Yırtık yorganımızın
Altında titriyoruz.

Çiftimiz balyozumuz
Sonsuz çalışmamızla
Asırlardır bağrında,
İnleyen kazmamızla
Heyecana geldi de,
Kara toprağın kalbi,
Kendini teslim eden
Taze bir gelin gibi.

Çiçeklerle dolandı
Dünya isimli ağaç,
Biz bu ağacımızın
Dibinde ölürken aç,
Efendiler gösterip
Sırıtan dişlerini,
Birer birer topluyor
Bütün yemişlerini.

Efendiler, ağalar,
Evliyalar, keşişler
Ebedi karanlığın
Boğulsun kollarında
Artık temiz ruhların
Aydınlık yollarında
Sade bir din, bir kanun
Bir hak: İşleyen dişler!

Nazım’ın 1921′de yazdığı bir şiirdir “Meşin Kaplı Kitap”. Bolu Sultanisi’nde öğretmen olarak görev alan Nazım Hikmet, Anadolu’ya ilk defa gelmiş ve halkın yaşadığı zorluk ve sefaleti ilk kez görmüştür. Anadolu’ya geçtiği sırada kendisine verilecek görevi beklediği İnebolu, Nazım’ın düşüncelerinin değişmesinde önemli bir yer tutmuştur. Bolu’da görev yaptığı sırada birtakım insanların, din adına halkı sömürdüklerini de görmesi Nazım’ın görüşlerini iyice değiştirmiştir. Bu dönem yazdığı “Meşin Kaplı Kitap” düşüncelerindeki değişimi yansıtan şiirlerinden birisidir.

NAZIM HİKMET – JAPON BALIKÇISI

nazım hikmet ran30

Denizde bir bulutun öldürdüğü
Japon balıkçısı genç bir adamdı.
Dostlarından dinledim bu türküyü
Pasifik’te sapsarı bir akşamdı.

Balık tuttuk yiyen ölür.
Elimize değen ölür.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.

Balık tuttuk yiyen ölür,
birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Balık tuttuk yiyen ölür.

Elimize değen ölür.
Tuzla, güneşle yıkanan
bu vefalı, bu çalışkan
elimize değen ölür.
Birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Elimize değen ölür…

Badem gözlüm, beni unut.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.
Üstümüzden geçti bulut.

Badem gözlüm beni unut.
Boynuma sarılma, gülüm,
benden sana geçer ölüm.
Badem gözlüm beni unut.

Bu gemi bir kara tabut.
Badem gözlüm beni unut.
Çürük yumurtadan çürük,
benden yapacağın çocuk.
Bu gemi bir kara tabut.
Bu deniz bir ölü deniz.
İnsanlar ey, nerdesiniz?
Nerdesiniz?

Nâzım HİKMET – Hoşgeldin

nazım hikmet ran38

Hoş geldin!
Kesilmiş bir kol gibi
omuz başımızdaydı boşluğun…
Hoş geldin!
Ayrılık uzun sürdü.
Özledik.
Gözledik…
Hoş geldin!
Biz
bıraktığın gibiyiz.
Ustalaştık biraz daha
taşı kırmakta,
dostu düşmandan ayırmakta…
Hoş geldin.
Yerin hazır.
Hoş geldin.
Dinleyip diyecek çok.
Fakat uzun söze vaktimiz yok.
YÜRÜYELİM…..

Nazım Hikmet – Hasret

074

Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların:
boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
Ben sularda batan bir ışık gibi
sularda sönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

Nazım Hikmet RAN – Bir ölü yatıyor

turan emeksiz

Nazım Hikmet RAN – Bir ölü yatıyor

Bir ölü yatıyor
on dokuz yaşında bir delikanlı
gündüzleri güneşte
geceleri yıldızların altında
İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda.

Bir ölü yatıyor
ders kitabı bir elinde
bir elinde başlamadan biten rüyası
bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında
İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda.

Bir ölü yatıyor
vurdular
kurşun yarası
kızıl karanfil gibi açmış alnında
İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda.

Bir ölü yatacak
toprağa şıp şıp damlayacak kanı
silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip
zaptedene kadar
büyük meydanı.

Mayıs – 1960

Nazım Hikmet Ran

nazım hikmet

Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin, yorulmuşsundur;
Nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını,
Ne gül suyum, ne gümüş leğenim var, susamışsındır;
Buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim, acıkmışsındır;
Beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam,
Memleket gibi yoksuldur odam.

Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin,
Ayağını basdın odama,
Kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi,
Güldün, güller açıldı penceremin demirlerinde,
Ağladın, avuçlarıma döküldü inciler,
Gönlüm gibi zengin,
Hürriyet gibi aydınlık oldu odam.

Hoş geldin, kadınım benim, hoş geldin…

Nâzım HİKMET – ANNEN

040

Sen bir avuç bebektin
Kimdi süt veren sana,
Hastalandın ölecektin
Kim kanat gerdi sana?

Senin minik başını
Avuçlarına alıp
Gece uykusuz kalıp
Kucağında kim salladı
Ağladın, seninle kim ağladı
Annen!

Sana ilk adımını attıran kimdir
Konuşmayı öğretti sana bir bir
Annen!

Sen şimdi giderken okula
Sefertasını kim hazırlar?
Kim bakar arkandan yola?
Sende en çok kimin hakkı var
Kimdir seni en çok seven
Annen!

Dünyayı hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu
gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler

Nazım Hikmet

nazım hikmet ran33

Dün gece rüyama girdin :
dizimin dibinde oturuyormuşun.
Başını kaldırdın, kocaman, sarı gözlerini bana çevirdin.
Bir şeyler soruyormuşun.
Islak dudakların kapanıp açılıyor,
sesini duymuyorum ama.

Gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.
Havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun.
Kırmızı kafesinde, kanaryamın : «Memo»mun türküsü,
sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı
ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.
Senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor
sesini duymuyorum ama…

Kahrederek uyandım.
Kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.
Düşünüyorum :
yoksa senin miydi bütün o sesler?