NAZIM HİKMET – ANNEN

011

Sen bir avuç bebektin
Kimdi süt veren sana,
Hastalandın ölecektin
Kim kanat gerdi sana?
Senin minik başını
Avuçlarına alıp
Gece uykusuz kalıp
Kucağında kim salladı
Ağladın, seninle kim ağladı
Annen!

Sana ilk adımlarını attıran kimdir
Konuşmayı öğretti sana bir bir
Annen!

Sen şimdi giderken okula
Sefertasını kim hazırlar?
Kim bakar arkandan yola?
Sende en çok kimin hakkı var
Kimdir seni en çok seven
Annen!

Dünyayı hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu
gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler

Nazım Hikmet – Memleketimi Seviyorum

nazım hikmet59

 

Memleketimi seviyorum.
Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım.
Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.

Memleketim :
Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya,
kurşun kubbeler ve fabrika bacaları
benim o kendi kendinden bile gizleyerek
sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

Memleketim.
Memleketim ne kadar geniş :
dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana.
Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum.
Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum
ve güneye
pamuk işleyenlere gitmek için
Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye
utanıyorum.

Memleketim :
develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler,
kavak
söğüt
ve kırmızı toprak.

Memleketim.
Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven
alabalık
ve onun yarım kiloluğu
pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla
Bolu’nun Abant gölünde yüzer.
Memleketim :
Ankara ovasında keçiler :

kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması.
Yağlı, ağır fındığı Giresun’un.
Al yanakları mis gibi kokan Amasya elması,
zeytin
incir
kavun
ve renk renk
salkım salkım üzümler
ve sonra karasaban
ve sonra kara sığır
ve sonra : ileri, güzel, iyi
her şeyi
hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır,
çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım
yarı aç, yarı tok
yarı esir…

NAZIM HİKMET – TECRİTTEKİ ADAMIN MEKTUPLARI

nazım hikmet ran52

 

Senin adını
kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere âlâtı-katıa verilmez),
ne de başı bulutlarda bir çınar.
Belki avluda bir ağaç bulunur ama
gökyüzünü başımın üstünde görmek
bana yasak…
Burası benden başka kaç insanın evidir?
Bilmiyorum.
Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak
yasak.
Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
şarkı söylüyorum karıcığım.
Hem, ne dersin,
o berbat, ayarsız sesim
öyle bir dokunuyor ki içime
yüreğim parçalanıyor.
Ve tıpkı o eski
acıklı hikâyelerdeki
yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
mavi gözleri ıslak
kırmızı, küçücük burnunu çekerek
senin bağrına sokulmak istiyor.
Yüzümü kızartmıyor benim
onun bu an
böyle zayıf
böyle hodbin
böyle sadece insan
oluşu.
Belki bu hâlin
fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
Belki de sebep buna
bana aylardır
kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
bu demirli pencere
bu toprak testi
bu dört duvardır…

Saat beş, karıcığım.
Dışarda susuzluğu
acayip fısıltısı
toprak damı
ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
bir sakat ve sıska atıyla,
yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

Bugün de apansız gece olacaktır.
Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
bu ümitsiz tabiatın
ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
yani bugün de mükellef bir daüssıla için
yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
Ben,
ben içerdeki adam
yine mutad hünerimi göstereceğim
ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
seni böyle uzak,
seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
kafamın içinde duymak…

II

Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire…
Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
dışarda bozkırın üstünde pırıltılar…
Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
suyu donmayan testi
ve sabahları çimentonun üstünde güneş…
Güneş,
artık o her gün öğle vaktine kadar,
bana yakın, benden uzak,
sönerek, ışıldayarak
yürür…
Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
dışarda akşam olur,
bulutsuz bir bahar akşamı…
İşte içerde baharın en kötü saati budur asıl.
Velhasıl
o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
hürriyet denen ifrit…
Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
bittecrübe sabit…

III

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben…
Bahtiyarım…

Nazım Hikmet

 

nazım hikmet31

 

 

Her yeni gün insanlar,
Yaşamı dokusunlar,
İnsanca yaşayanlar,
Sonsuza karışsınlar…
Her yeni gün sevinçler,
Dökülsün başımıza,
Mutluluklar karışsın,
Yıllarla yaşımıza…..

Nâzım Hikmet – Kar Yağıyor

f161

 

Lambayı yakma, bırak,
sarı bir insan başı
düşmesin pencereden kara.
kar yağıyor karanlıklara.
Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum.
kar…
Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar…
Ve şehir kör bir insan gibi kaldı
altında yağan karın.
Lambayı yakma, bırak!
Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların
dilsiz olduklarını anlıyorum.
Kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum.

NAZIM HİKMET – Dünya Adaletsiz Çocuk! Dünya zorba.

nazım hikmet51

 

Çıkar boynundan at o ipi çocuk!
Salıncaklar mı yok sana?
Kalk hadi o soğuk betondan,
Yatacak başka yer mi yok sana?
En sevdiklerimi verdim ölüme de;
Ben bu yaşımda gitmenin böylesini görmedim.
Kırılan bir boyun gibi orta yerinden kırıldığını ömrün…
Görmedim Ademoğlunun dalından koparılır gibi koparıldığını…
…ve böylelikle umut etme kabiliyetimizi aldılar elimizden.
Ne diyeyim, dilerim ihtiyacı olan birine gidiyordur bizden aldıkları umut!
Dünya adaletsiz çocuk!
Dünya zorba.
Elbet eşitleneceğiz o gün kıyamda.
Bu kekeme, toz ve duman sözlerimi iyi belle, Bahara kalmaz, gelirim yanına.

NAZIM HİKMET

nazım hikmet59

Seni düşünürüm
Anamın kokusu gelir burnuma
Dünya güzeli anamın

Binmişsin atlıkarıncasına içimdeki bayramın
Fırdönersin eteklerinle saçların uçuşur
Bir yitirip bir bulurum al al olmuş yüzünü

Sebebi ne
Seni bir bıçak yarası gibi hatırlamamın
Sen böyle uzakken senin sesini duyup
Yerimden fırlamamın sebebi ne?

Diz çöküp bakarım ellerine
Ellerine dokunmak isterim
Dokunamam
Arkasından camın
Ben bir şaşkın seyircisiyim gülüm
Alaca karanlığımda oynadığım dramın

Nazım Hikmet – Memleketimden insan manzaraları

nazım hikmet51

Vagonlar geliyorlar sallanarak.
Kartallı Kâzım
köprünün orda bir ağacı gösterdi Tatar yüzlü adama:
“-Şu köprünün dibindeki ağaç yok mu?
Art ayakları üstüne kalkmış
hayvana benzeyen ağaç?
Şu, soldaki,
koskocaman.
Bak.
Dalları köprüyü aşan.
O dallara astılar ölüsünü Ali Kemal´in.
İstanbul´dan kaldırıldı herif
güpegündüz
berberden,
Beyoğlu´nda tıraş olurken.
338´de…”
“- Kim bu Ali Kemal?”
“- Gazete muharriri.
İngiliz´den para alır.
Adamıydı Halifenin.
Gözlüklü,
şişman.
Kan damlardı kaleminden,
fakat murdar,
fakat pis bir kan.
Gün olur daha derin,
daha geniş yara açar
kalemin düşmanlığı
mavzerin düşmanlığından.”
“-İzmit bizde miydi o zaman?”
“-Yeni girmiştik.
İngilizler İstanbul´daydı daha.
Ali Kemal´i çalıp getirdiler İngiliz´in mavi gözünden.
Burda ´Geliyor!´ diye bir şayia çıktı
altı yedi saat önce.
İskeleye yığıldı millet.
Belki İzmit halkının dörtte üçü,
kadınlara varıncaya kadar.
Ben Ulu Caminin ordan bakıyorum
Gözümde dürbün.
Göründü karşıdan motor nihayet,
Bata çıka geliyor.
Koştum aşağıya.
Ben iskeleye inmeden
çıkarmışlar Ali Kemal´i motordan.
Şurda
tepede
Saray Meydanında hükümet konağı var
kolordu dairesi,
oraya götürdüler.

Konağın önü
meydan,
sokaklar
adam almıyor.

Kaynıyor karınca gibi İzmit halkı.
Fakat öfkeli,
fakat merhametsiz.
Çoğu da gülüyor,
bayram yeri gibi İzmit şehri.
Hava da sıcak,
gök de bulutsuz.
Ali Kemal 20 dakka kaldı kalmadı konakta
dışarı çıkarıldı.
Attı bir adım.
Etrafını zabitlerle polisler almış.
Kireç gibi yüzü.
Sarışın.
Birden ahali başladı bağırmağa:
´Kahrol Artin Kemal…´
Durdu.
Döndü.
Arkasına baktı
konağın kapısından tarafa,
belki de geri dönüp içeri girmek için.
Fakat yüzüne karşı kapıyı ağır ağır kapadılar.
Yürüdü sallanarak on adım kadar.
Ahali boyuna bağırıyor.
Bir taş geldi arkadan
başına çarptı.
Bir taş daha
bu sefer yüzüne.
Kırıldı gözlükleri,
bıyıklarına doğru kanın aktığını gördüm.
Birisi, “Vurun,” diye haykırdı.
Taş
odun
çürük sebze yağıyor.
Muhafızları bıraktı Ali Kemal´i.
Ahali kara bulut gibi çullandı üzerine
alaşağı ettiler.
Orda yerde yaptılar ne yaptılarsa.
Sonra açıldı bir parça ortalık.
Baktım ki yatıyor yüzükoyun.
Ayağında bir donu kalmış
kısa bir don.
Çıplak eti pelte gibi tombul, beyaz.
Bana hâlâ nefes alıyor gibi geldi.
Bir ip bağladılar sol ayağına.
Hiç unutmam
sol ayağında kundura, çorap filan yoktu
fakat sağ bacağında çorap bağı kalmış.
Başladılar ölüyü bacağından sürümeye.
Yokuş aşağı, başı taşlara çarpıp gidiyor.
Millet peşinde.
Bir aralık ipi koptu.
Bağlandı yenisi.
İbret alınacak hal.
Halkı kızdırmaya gelmez.
Bir sabreder iki sabreder;
her ne ise…
Böylece dolaştı İzmit şehrini Ali Kemal.
Sonra
dedim ya
astılar şu köprünün üstündeki dallara ölüsünü.
Sonra ölüyü indirdiler
fakat gömleği mi, donu mu ne
iç çamaşırından bir şey
öteki dalda bir iki ay sallanıp durdu.
Sonra satıldı müzayedeyle saatı filan,
çok sonra…»»

Vagonlar geliyorlar sallanarak.

NAZIM HİKMET – ALARGA GÖNÜL

yelkenli

Alarga gönül demir al ,
Kırmızı bir amiral gibi kaptan köprüsüne çık,
Karşında deniz kaşı çatık,
Sana bakan kocaman bir mavi göz…
Alarga gönül palamarı çöz,
Amiral demir al ,
Gönül kaptan köprüsüne çık,
Çayır kokusu alan bir tay gibi kokla açık denizleri,
Çevirmesin senin kafanı geri ,
Geride kalanlara doğru giden,
Dümen suyunun köpük izleri…
Alarga gönül, palamarı çöz,
Amiral, demir al ….

NAZIM HİKMET RAN – MEŞİN KAPLI KİTAP

nazım hikmet59

Yaldızlı meşin kabı
Parçalanmış kitabı,
Ay altında dün gece
Deli bir derviş gibi,
Mumu sönmüş, rahlesi
Yere devrilmiş gibi,
Okudum saatlerce.

Yaldızlı meşin kabın
Parçalanmış koynunda,
Çevirdikçe küf kokan
Her sarı yaprağını,
Sandım eşeliyorum
Bir mezar toprağını.

İnce el yazıları
Canlandı birer birer,
Masallarda çizilen
Yüzleri gösterdiler.

İblis bir yılan oldu.
Âdem Havva’ya kandı
Kardeşini öldüren
Lanetli ruhu gördüm.

Koca tahta bir gemi,
Ummanlarda çalkandı.
Ufuklarda güvercin
Bekleyen Nuh’u gördüm.

İsmail’in topuğu
Kumdan çıkardı zemzem.
Tur-u Sina’da Musa,
Kaldırdı kollarını,
Asasını vurunca
Yarıldı bahri kulzem,
Buldu Beni İsrail
Kudüs’ün yollarını.

Zekeriya zikrini
Bir sonsuz ah’a verdi.
Doğdu İsa, bikrini
Meryem Allah’a verdi.

Kureyşli Muhammed’e
Kucak açtı Medine.
Bir ateş mezar oldu
Kerbela Hüseyin’e.

Sahifeler döndükçe
Bunlar hep birer birer,
Doğrulup devrildiler.
Ay battı, Güneş doğdu.
Kalbimizde ateş doğdu.

Yaldızlı meşin kabı
Parçalanmış kitabı,
Varsın gömülsün diye
Ebediyen uykuya,
Attım bir kör kuyuya.

Yazık, yazık bize ki,
Asırlarca aldandık.
Karanlıkta çizilen
İzleri görmek için
Görüp yüz sürmek için.

Ne gökten necat geldi,
Ne bir parça merhamet,
Çalışan esirlere.
İsa, Musa, Muhammed
Sade bir satır dua,
Bir tütsü buhur verdi.
Masal Cennetlerinin
Yollarını gösterdi.

Ne beş vakit namazı,
Ne Anjelüs’ün çanları,
Zincirden kurtaramadı
Yoksul çalışanları.

Yine biz köleleriz
Efendilerimiz var.
Yine her mel’un taşı
Yosunlanmış bir duvar.

Esir, efendi diye
Koymuş da adlarını,
İki bahta ayırmış
Arzın evlatlarını.
Efendi işletiyor
Esir işliyor yine.

Yine efendilerin
Gümüşlü sofrasından,
Kar gibi ekmeğinden,
Gümüş dolu tasından
Kırıntı, artık bile
Düşmüyor işleyene.

Yine biz esir geçen
Her günün akşamında
Eve, sade bir lokma
Ekmek getiriyoruz.

Gece yağmur inlerken
Evimizin damında,
Isınabilmek için
Güneş bekler gibi,
Birbirine sokulan
Hasta köpekler gibi,
Yırtık yorganımızın
Altında titriyoruz.

Çiftimiz balyozumuz
Sonsuz çalışmamızla
Asırlardır bağrında,
İnleyen kazmamızla
Heyecana geldi de,
Kara toprağın kalbi,
Kendini teslim eden
Taze bir gelin gibi.

Çiçeklerle dolandı
Dünya isimli ağaç,
Biz bu ağacımızın
Dibinde ölürken aç,
Efendiler gösterip
Sırıtan dişlerini,
Birer birer topluyor
Bütün yemişlerini.

Efendiler, ağalar,
Evliyalar, keşişler
Ebedi karanlığın
Boğulsun kollarında
Artık temiz ruhların
Aydınlık yollarında
Sade bir din, bir kanun
Bir hak: İşleyen dişler!

Nazım’ın 1921′de yazdığı bir şiirdir “Meşin Kaplı Kitap”. Bolu Sultanisi’nde öğretmen olarak görev alan Nazım Hikmet, Anadolu’ya ilk defa gelmiş ve halkın yaşadığı zorluk ve sefaleti ilk kez görmüştür. Anadolu’ya geçtiği sırada kendisine verilecek görevi beklediği İnebolu, Nazım’ın düşüncelerinin değişmesinde önemli bir yer tutmuştur. Bolu’da görev yaptığı sırada birtakım insanların, din adına halkı sömürdüklerini de görmesi Nazım’ın görüşlerini iyice değiştirmiştir. Bu dönem yazdığı “Meşin Kaplı Kitap” düşüncelerindeki değişimi yansıtan şiirlerinden birisidir.